دوشنبه، شهریور ۲۲، ۱۳۸۹

Dün ve Dünden Sonra


Kirli propaganda ve yalanlar. Paket anayasa değişikliği ve bu sanki 1982 anayasasında yapılacak ilk değişiklikmiş gibi ve hatta sanki tüm 1982 Anayasasını ortadan kaldıracakmış gibi bir söylemle temellendirilmeye çalışılan aldatıcı propaganda. Halbuki bundan önce tam 16 kez bu 1982 anayasası değişmişti.

Kirli propagandanın bir diğer ayağı; bu anayasa değişiklikleriyle 1980 darbecilerine, işkencelerine karşı “özgürlüklerin, demokrasinin” hakim kılınacak olmasıymış. Evet, bu değişiklikler sonucunda da hâlâ bir sanık muhatabı hakim-savcıyı yasadaki koşullar nedeniyle Adalet Bakanı'na şikayet edebiliyor, ancak artık Adalet Bakanı'nın vereceği karara karşı yargı yolu kapanıyor. Gerçekten özgürlük bu olsa gerek! YAŞ'a ve HSYK kararlarına yargı yolu açılırken peki neden burada yargı yolu kapatılıyor! Özgürlük ve eşitlik bu mudur? Kavramlar havalarda uçuşuyor ve pek çoğunun oturduğu somut bir zemin yok, içi boş.

Sonra bir başka söylem daha, 1980 darbecileri yargılansın!

12.Eylül.1980 – 12.Eylül.2010, 30. yılında, zaman aşımı süresinin dolduğu günde darbecilerin yargılanma yasakları kaldırılıyor, müthiş bir ironi ancak dalga geçer gibi! Peki neden 2002-2010 arasında bu yasaklar kaldırılmadı, TBMM'deki diğer partiler bu yasakların kaldırılmasına evet oyu verecekken? Niye zaman aşımının kalktığı gün beklendi?

Çünkü AKP'nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın söyledikleri koca bir yalandır. AKP'li yöneticiler darbe yapmış hiç kimseyi yargılamak istemiyor. İsteseler, sürekli mağdur olduklarını söyledikleri 28 Şubat darbecilerini, Çevik Bir'leri yargılarlardı. Ses yok.

E-muhtıra yani e-darbe tehdidini savuran Yaşar Büyükanıt'a karşı da bir yargılama yok! Yargılama yerine pazarlık yapılıyor, Dolmabahçe'de gizli kapılar ardında. Ne açıklanacaksa, “o açıklarsa ben de açıklarım” diyor Tayyip Erdoğan. Maskeli yüzler kuşağındayız.

Bülent Arınç, haftada bir çıkıp darbeciler-işkenceciler gibi sıfatlarla TSK'ya ve onun dünkü bugünkü komutanlarına örtülü ve bazen de açıktan salvolar yapıyor, izliyoruz. Bunun yerine bir dilekçe yazsa ve cumhuriyet başsavcılığına gidip 28 Şubatçıları ve Yaşar Büyükanıt'ı darbe girişiminde bulunmak iddiasıyla şikayet etse, laftan öteye gidebilseler! İddia ediyorum, şikayet edemezler. Belki 28 Şubat'ın 30. yıldönümünde, zaman aşımı süresinin dolduğu günde şikayet edebilirler, bu istisna! Demek ki referandumdaki “1980 darbecilerini” yargılama isteği de büyük bir yalanın parçasıydı.

Sonuçta toplumun %58'i “evet” dedi. Hayırlı olsun.

Bu referandum sonucu nedeniyle toplumda evetçi-hayırcı ayrımına ve bölgesel-kentsel olarak da evetçi yerler hayırcı yerler ayrımına gidilmemelidir, bu bir toplumsal ayrışma konusu yapılmamalıdır. Bunun aksi istenmektedir. Evet diyen de hayır diyen de bu ülkenin vatandaşıdır. 2010 birleşme yılı olmalıdır, 2011 yılında Türkiye'yi çok büyük riskler beklemektedir!

Evet çıktıysa bunda hata ve sorumluluk, elbette artık gerçekleri ve söylenen yalanları göremeyen “evet” diyen kesimde ve bunları anlatamayan “hayır” diyen kesimde, bizdedir.

* * *

Evet oyu için; kara propaganda yürüttüler, meydanlardan yalanlar bağırdılar, cemaat tabanı zehir gibi çalıştı, Tayyip Erdoğan'ın Ilımlı İslamcı-dinci kimliğini gizleyip dindar gibi gösterip oy almaya çalıştılar, Ramazan iftariyeliklerine bile el uzatıp, Allah'ın Ramazan'ına “evet”i soktular (ki bu propagandaların isabetli sonuç vermesinde geçmiş yönetimlerin çok büyük sorumluluğu ve hataları vardır, bugünün tarihi dünün hataları yüzünden yaşanmış, yazılmıştır), yoksullara yardım adı altında verilen rüşvetlerde yerel yönetimler iktidarın hizmetindeydi, basın yayın (medya) kuruluşları (TRT dahil) tam bir AKP propagandası yürüttüler (ki her türlü seçimde artık halkın vereceği kararın televizyonlar ve internet kanalıyla topluma şırıngalandığını biliyoruz, vereceği oy için yapacağı seçimi kendi kararı sanan millete kararları Sistem (Küresel Krallık) tarafından 4. kol faaliyetleri yürüten medya kanalıyla örtülü biçimde demokrasi kılıfıyla dikte ediliyor)...

Gerçekleri millete anlatmak, göstermek, Kralın Çıplak olduğunu göstermek, İslam'ın Ilımlı İslam ile yok edilmeye çalışıldığını göstermek, sınırsız din reklamı yapanların Siyonizm dostluğunu ve Siyonistlerin emperyal hedeflerle Türkiye'yi bölme ve yıkma planını, Genişletilmiş BOP'u göstermek görevimizdir.

Habur'u unutan millete Habur'u hatırlatmak, Irak'ta 1.5 milyon Müslüman Iraklı'yı öldüren ABD ordusuna-askerlerine Türkiye'den Irak'ı işgal etmeleri için tezkere vermeye çalışan Tayyip Erdoğan ve takımını hatırlatmak görevimizdir.

Başımıza çuval geçirilince bir “müzik notası dahi veremeyen” Tayyip Erdoğan iktidarını hatırlatmak görevimizdir.

İslam'ı, Allah'ın ayetlerini okuyarak öğrenen değil yerine, İsrailiyat nedeniyle çoğu şüpheli hadislerde ve hocaların kitap-külliyatlarında arayan, boğulan topluma İslam'ı anlatmak, Allah'ın ayetlerinin ne olduğunu hatırlatmak-öğretmek görevimizdir. Toplum cahilse öğretmek, unutuyorsa hatırlatmak görevimiz, çıkarı biz değil ben diyorsa bunu değiştirmek de görevimizdir.

Atatürkçü geçinen laikçilerin din düşmanlığı kapsamında yürüttüğü örtülü siyaset nedeniyle bugün dinciliğin tavan yaptığını görmeliyiz, toplumumuzun Müslüman olduğunu hatırlamalıyız. Dinci yapıya karşı durduğumuz gibi laikçi yapıya karşı durmak da, biz Müslüman ve laiklerin yine görevidir. Katı laiklik (laikçilik) ve katı irtica (dincilik) başarıyla yönetilmiş bir projedir. Bunun sonuçlarını yaşıyoruz.

Ancak bizlerin bir parti ile yada bir sivil toplum örgütü ile bunları yapmak, seçim yada vatanseverlik propagandası faaliyetlerinde kullanmak için harcayabileceğimiz paramız ve zamanımız kısıtlı, güçlü bir taban-cemaat tabanımız yok, basın-yayın desteği yok. O zaman bizlerin işi olanaksız mı?

HAYIR! Mustafa Kemal'in de parası yoktu, silahları yoktu, basın-yayını yoktu, karşısında büyük bir (dindar değil) dinci kesim vardı, merkezi yönetim hakkında idam kararı bile çıkartmıştı. Hem ülke bugünkü gibi sessizce değil, açıktan ve silahla işgal edilmişti. O, bu ülkeyi kurtardı. Okuyunca bugüne ne kadar benziyor değil mi?

Mustafa Kemal'in de iki gözü, iki eli, bir dili ve ayağı vardı. Bizlerin de... Heykellere hapsettiğimiz Mustafa Kemal, cesaret ve çalışma azmiyle, vatanını ve toplumun dinini kurtarma adına, bildiği tüm istek ve dünyevi amaçlardan vaz geçmişti.

Az önce bahsettiğim Mustafa Kemal'in o iki gözü gerçekleri ve geleceği çok iyi görüyordu, iki eli çok iyi yazıyor ve bildiklerini aktarıyordu, o dili sayesinde söylemleriyle kitleleri harekete geçiriyordu, ayaklarıyla durmadan ve yorulmadan köyde, kasabada, kentte ve savaş meydanında işgale karşı savaşıyor, dolaşıyor, gezerek anlatıyordu. Mustafa Kemal bir insandı. Bizler de öyleyiz. O zaman Mustafa Kemal'leri beklemek saçmalıktır, çünkü hepimiz bir Mustafa Kemal'iz, onun izindeyiz.

AKP'nin yanlış politika ve hedeflerle ülkeyi “gitme” aşamasına getirdiğine inanan bizler, ayrıştırıcı değil birleştirici söylemlerde bulunmak, birbirimizi sevmeyi öğrenmek zorundayız. Çünkü nefret imparatorlukları sevgiyle yıkılır!

AKP'nin yanlış politika ve hedeflerle ülkeyi “gitme” aşamasına getirdiğine inanan bizler, gerçekleri millete anlatma yolunda kendimize Mustafa Kemal misyonu yükleyerek, cesur olmalı ve sonsuz bir azim ve arzuyla çalışmalıyız. Ülkemiz için, kutsal değerlerimiz için, yarınlarımız için kendimize yakın hissetiğimiz partilerde ve sivil toplum örgütlerinde, manevi ve maddi gücümüzü, paramızı ortaya koyarak çalışmalıyız.

Girdiğimiz bu kuruluşlarda bir yanlışlık görürsek, söylemeye de çekinmemeliyiz. Çünkü bizler, körü körüne birilerine biat eden bir cemaatinde parçası değil, bireyleriz, aklımızı kullanıyoruz. Eleştirilerimizle, girdiğimiz ortamları da (varsa hataları göstermeli) düzeltmeli, düzeltilmesini sağlamalıyız.

Maddi ve manevi gücümüzü, paramızı ortaya koymalıyız dedik. Çanakkale Savaşı'nda bir günü üzüm kompostosu ertesi günü ekmekle geçiren atalarımızı, gazi-şehitlerimizi düşünürsek, bugün vatanın gerçek kurtuluşu için harcayabileceğimiz çok büyük paralarımız var.

Banu AVAR bir konuşmasında diyordu ki, “Türkler çok enteresan bir millet... Türkler, bütün bu kavram kargaşasında ve bütün bu korku imparatorluğunda, böyle bakıyor, bakıyor, bakıyor, sonra bir patlatıyor, gidiyor... Bu millet dalga geçmeye gelmez fakat sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler, bakar, kaşınır, falan filan sonra bir patlatır, gider”.

Türkiye-Sırbistan maçında, maçın bitimine 4.5 saniye kala milli takım basket atıp maçı alınca, Banu Avar'ın bu sözü aklıma geldi birden. Çok haklıydı Banu Avar. Bu örnek, bu söyleme olan inancımızı artırmalıdır. Ben inanıyorum. Bugün, inançlı bireylere ihtiyacımız var!

TEVFiK BiR / 13.Eylül.2010
Bu ve diğer makaleler için: http://www.tevfikbir.blogspot.com/